Kırmızı Saçlı Kadın-Orhan Pamuk


KIRMIZI SAÇLI KADIN




Edebiyat sevdalısı bir genç olarak günümüz gençlerinin hiçbir edebi değer taşımayan kitaplara rağbet etmesi beni çok üzüyor. Kitap okuma oranının oldukça düşük olduğu ülkemizde okumayı sevmenin yolunun öncelikle Türk Edebiyatının kıymetli yazarlarının eserlerini okumaktan geçtiğini düşünüyorum ve Türk yazarların kitaplarını okumaya ayrıca önem veriyorum.
Orhan Pamuk ise hep okumayı merak ettiğim ama şimdiye kadar bir türlü fırsat bulamadığım bir yazar. Kendisiyle yeni tanıştığım için üzüntü duyuyorum. Sade, yalın ve akıcı bir dile sahip olan bu romanda iki farklı efsanenin senteziyle karşılaşıyoruz. Sophokles’in Kral Oidipus’u (babayı öldürmek) ve Firdevsi’nin Rüstem ve Sührab’ı (oğulu öldürmek). Sıradanlaşmış bu iki efsanenin bir hayatın akışını nasıl değiştirdiğine şahitlik ediyoruz adeta.


Kitabın kapağında bu iki efsanenin resimlerine yer verilmiş. Kitabı alıp okuma isteği uyandıran bu arka kapak ve yukarıda yazan cümleler oldu.
‘’İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı etkiler mi? Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?’’

İlk cümleden farklı bir kurguya sahip olduğunu hissettiğim roman bazı anlarda beni hüsrana uğrattı çünkü olayların akışını tahmin etmekte güçlük yaşamadım. Adeta kitabın sonu başından önce yazılmış gibiydi. Sonu üzerine biraz daha beyin fırtınası yapmayı tercih ederdim.

Kitabın ana karakteri Cem küçük yaşta babası tarafından terk edilmiş ve annesiyle yaşamaktadır. Yazları bir kitabevinde çalışarak harçlığını kazanmakta ve yazar olmanın hayalini kurmaktadır. Bir yaz üniversite hazırlık kursuna gidebilmek için İstanbul’un dışında Öngören adındaki bir kasabada bir kuyucuya çıraklık etmiştir ve hayatının akışına yön veren Kırmızı Saçlı Kadınla tanışması bu kasabada olmuştur. İçten içe baba hasreti çeken bu çocuk, kuyucu Mahmut Usta’yı babası yerine koymuş, ustasına hem hayranlık duymakta hem de zamanla zihninde onunla bir çatışma içine girmektedir. Yıldızlı bir gecede ustasına anlattığı Kral Oidipus hikayesini hayatı boyunca bir saplantı haline getirmiş, bunun üzerine araştırmalar yapmış, ülkeler gezmiş, müzeler ziyaret etmiştir. Öngören'in hayatında bu denli derin izler bırakabileceğini ise orayı terk ettiği gün çoktan anlamıştır. Kitabın sonlarına doğru ise belirttiğim gibi düğüm çok kolay bir şekilde çözülmektedir. Kitabı baştan sona anlatmak için can atsam da size spoiler vermemek uğruna içerikle ilgili anlatacaklarımı burada noktalıyorum.

Yazarın takdir ettiğim yönü kuyuculuk mesleğine dair oldukça teferruatlı bilgiler vermesi ve adeta bize bu mesleği tüm detaylarıyla tanıtması oldu. Kitabı beğenmekle beraber bende derin izler bırakamadığını ifade etmek durumundayım. Açıkçası biraz hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Bu kadar yalın bir dil ve tahmin edilmesi güç olmayan bir senaryo beklemiyordum. Yine de yazarın iyi bir kurgu ustası olduğu apaçık ortada. Roman batıyı ve doğuyu, siyaseti ve günlük hayatı, gelenekselciliği ve modernizmi, aşkı ve güven duygusunu başarıyla harmanlamış. Benim için bir şaheser olmamakla beraber okunmasını tavsiye ederim. En kısa zamanda yazarın diğer eserlerini de okuyup sizlerle yorumlarımı paylaşacağım. Nedense doğru bir eserle Orhan Pamuk okumaya başlamadığımı hissettim.

Yorum kısmına önerilerinizi bırakabilirsiniz. :)

Hiç yorum yok