Oğuz Atay-Korkuyu Beklerken


     Bazı kitaplar vardır soluksuzca, bir çırpıda okur bitirirsin. Tekrar tekrar geri dönüp içinde kaybolmak istersin. Kahramanlardan biri olursun adeta. Onunla oturur, onunla kalkarsın. Etkisinden kolay kolay kurtulamazsın. ‘’Korkuyu Beklerken’’ senin için bu kitaplardan biri olmamış/olmayacaksa şayet henüz okumanın vakti gelmemiş demektir. Bence sabırla beklemelisin.
     
     Kolay değildir bir Oğuz Atay okuyucusu olmak. Onun o mükemmel psikolojik tahlillerini özümseyebilmek, çelişkiler içinde bocalayan karakterlerini anlayabilmek emek ister. İşte ‘’Korkuyu Beklerken’’ o harikulade eserlerden yalnızca biri. Atay’ın her biri birbirinden anlamlı 8 hikayesini barındıran müthiş eseri. Hikayelerin başlıkları şunlar:
  1. Beyaz mantolu adam
  2. Unutulan
  3. Korkuyu Beklerken
  4. Bir mektup
  5. Ne evet ne hayır
  6. Tahta at
  7. Babama mektup
  8. Demiryolu hikayecileri- bir rüya 

     Beni en çok etkileyen hikayeler ‘’Unutulan’’ ve ‘’Korkuyu Beklerken’’ oldu. Hikayelerin her biri o kadar güzel ki hepsinden bahsetmek istiyorum aslında sizlere. Ancak öncelikli amacım sizde merak uyandırabilmek. :) Kitapla aynı ismi taşıyan ‘’Korkuyu Beklerken’’ hikayesinden bahsetmekle yetineceğim. 
     Kahramanımız lise mezunu bir adam. Şehirden oldukça uzak bir yerde, bir başına, tekdüze bir hayat yaşamaktadır. Bu sıradan yaşamını sürdürürken bir gün evinde dilini ve anlamını bir türlü idrak edemediği bir mektup bulur. Mektubun altında UBOR-METENGA yazmaktadır. Yabancı dil öğrenmeye hevesli bu adam bir türlü bunu başaramamıştır. Bu nedenle mektubu ölü diller uzmanı olan bir arkadaşına götürür. Arkadaşı ona mektubun gizli bir mezhep tarafından yazıldığını ve evden çıkmaması gerektiğini söyler. Açlıktan ölmek pahasına o evden çıkmaz. Sürekli kendisiyle konuşmaktadır. Koca bir yalnızlığa sürüklenmek üzereyken motosikletli bir market çırağı onu bu yalnızlıktan kurtarır. Çırak düzenli olarak onun siparişlerini getirmeye başlar ve iletişim kurduğu tek insan olur. Sonra bir gün kapı çalar, gelen banka görevlileridir. Bankadaki hesabına büyük bir ikramiye çıktığını söylerler. Tam evini yakmaya karar vermişken gizli mezhep üyelerinin yakalandığını öğrenir. Evden ayrılır ve halası mı yoksa teyzesi mi olduğunu bilmediği akrabasının evine gider. İlginçtir ki kendini üstün hissettiği tek yer burasıdır. Artık evlenmek, bir düzen kurmak yani içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtulmak istemektedir. Teyzesinin(veya halası) bulduğu bir kızla görüşür, onunla yemeğe çıkar, sevmediği halde onu öper ancak tüm bunlar ona çok saçma gelmektedir. Etrafındaki insanların mutlu olduğunu görür. O, bu denli korku içinde yaşarken insanların bu anlamsız mutluluğunu bir türlü hazmedemez. Bu insanlara kendisine yapıldığı gibi tehdit mektupları yazmaya başlar. Ancak tuhaf bir şekilde insanlar yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedir. Korkmamış ve eve kapanmamışlardır. Bunun üzerine karakolu arar ve kendisini ihbar eder. Hikaye, ifadesinde mezhebin kendisine yolladığı mektubu tekrar edişiyle biter.

     Öykü, böylesi bir tehditle ve korku içerisinde yaşam mücadelesi veren bir insanın monologlarını, iç sesiyle olan mücadelesini, yaşadıklarının ağır bir travmaya sebep olduğunu ve bu insanın nasıl bir yalnızlığın ve dışlanmışlığın içerisine sürüklediğini gözler önüne sermektedir. Kanaatimce başkalarına göre basit ve aykırı görünen bu insan aslında hiçbir zaman herkes gibi olamamıştır. Daima korkuya ev sahipliği yapan bir profil çizmiştir. Diğer hikayelerde olduğu gibi bu hikaye de eksik gelir sanki insana. Tamamlamak size kalmış. Benim hayal dünyam kahramanımızın bundan sonra bir normalleşme sürecine gireceğini kurguluyor. :)

                          Beğendiğim cümlelerden alıntılar:

‘’Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama, sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Bunu kavgadan çok önce söylemiştim ama, çatışmamızın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra, onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bir türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı… Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği, ‘onun’ bakımı, babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken işlerin yığılması. Orada, tavan arasında olduğunu unuttum sonunda.’’

“İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar ya da hiçbir şey çıkmaz.”

‘’Serbest bir meslek seçtim ve başarıya ulaşamadım. Memur da olsaydım, başarıya ulaşamayacaktım; zaten memur olmak, başarıya ulaşamamak demektir.’’

''Ülkeme ve insanlarına kızmaya başladım: Kimsenin doğru dürüst okuduğu yoktu. Doğru dürüst hissetmesini bile beceremiyorlardı. Bu yüzden insan, duyduğu şeyleri söyleyen insanların kültürüne güvenemiyordu. Belki bu zavallılığın, bu yarım yamalaklığın, bu gülünç durumun bile bir aslı, gerçek bir biçimi vardı.''

"Acaba ağaçtan, ottan ya da uçamayan böceklerden filan bir yerden sevmeye başlamış mıydım? Bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. Ya hiç sevmemişsem bugüne kadar? Bir kitaba yeniden başlamak gibi, sevmeye yeniden başlamak pek kolay sayılmazdı herhalde."

‘’Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerede olduğumuz bildirmek istiyorum. Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?’’



Kendisini rahmetle anıyorum...

Hiç yorum yok